yumurta
söyleyecek çok şeyimin olduğunu sandığım bi filmden bahsedicem.. uzun süre yazmadım ama daha fazla bekletmenin de manası olmadığını anladım çünkü sandığım kadar çok şey de söyleyemeyecekmişim bu filme dair.. her izlediğimde biriken bu filmle ilgili nedendir bilmem daha da azalıyor söyleyebileceklerim zaman geçtikçe..
özgür eken’in görüntü yönetmeni olarak karşımıza çıktığı film. süt’te de görüntü yönetmenliği yapmıştır ayrıca.
“yumurta“, bildiğim kadarıyla 30 kadar ödül almış bulunuyor.
bir 3lemenin parçası olan yumurta’ya göndermelerin de olduğu diğerleri için;
pandora’nın kutusu
bu bir filmdir!
anneler bebeklerini “annem” diye sever.. bebekleri de büyüyünce annelerini “annem” diye sever..
her anne bebeğini severken kendi annesini sever
“annem”.. “anneannem”
filmin aşağıda adı geçen çalışanlarına daha filmi izlerken teşekkür ederiz yetmez film bittikten sonra da defalarca ederiz teşekkürümüzü.. ellere sağlık..
ses operatörü bernd von bassevitz.
miksaj bruno tarrière.
ses tasarımı philippe bluard.
“giderim gitmesine lakin
oyuncaklarım kimin olacak
beş vakit tuttuğu anneciğimin
kollarım kimin parmaklarım kimin olacak”
sokak ve müzik
“taş taştır yani. oraya kafayı koyduğun zaman anlarsın taşın taşlığını.”
olmuştur!
durup duruken aklınıza bi şarkı gelmiştir, hemen sözlerini-melodisini hatırladıgınız yerden mırıldanmaya başlamışsınızdır.. böyle günler olmuştur.. işte o zamanlarda birden güzelleşir hayat.. gün kötüyse bile dudaklar gülümser.. bi de sahibinden dinleyeyim bunu ne kadar uzun zaman olmuş duymayalı dersiniz.. daha da güzelleşir hayat. .
işte öyle günlerin hatta her günümüzün mottosu
MÜZİKSİZ BİR HAYAT, HATADIR!
KAFLİK!
bi yalancının burnu ne kadar uzayabilir? ankara istanbul arası kaç adım? böcekler ölünce neden ters döner? dalgalar neden kıyıya çarpar? köprüde karşılaşsak suya kim düşer? karıncalar uyuyunca kimse kaçamaz mı? kulağın ağrıyınca gönül katlanır mı? toprağa su dök!
misketini iyi seç………………….
her yerde kar var…………..
şehrime kar yağdı.. yılın ilk karına bi kadeh şarapla iyi ki yağdın kutlaması..
masa, masadır
….
yatağa resim diyordu.
masaya halı diyordu.
sandalyeye çalar saat diyordu.
gazeteye yatak diyordu.
aynaya sandalye diyordu.
çalar saate fotoğraf albümü diyordu.
dolaba gazete diyordu.
halıya dolap diyordu.
resme masa diyordu.
ve fotoğraf albümüne ayna adı veriyordu.
o halde:
yaşlı adam uzun süre resimde kalıyordu ve ayakları üşümesin diye dolaba basıyordu, sonra gazetden elbiselerini çıkarıyordu, giyiniyordu, duvarda asılı duran sandalyeye bakıyordu, sonra halıya geçip, halıdaki çalar saate oturuyordu ve annesinin masasını buluncaya kadar aynayı karıştırıyordu.
adam bu işi eğlendirici buldu ve bütün gün alıştırma yaptı, kafasına yeni sözcükler yerleştirdi. şimdi her şeyin ismi değişmişti. şimdi o da bir adam değil bir ayak, ayak bir sabah, sabah bir adam olmuştu.
…
..
.
yaşlı adam mavi okul defterini aldı ve onları yeni sözcüklerle doldurdu, bu işle çok uğraştı, bu yüzden çok seyrek sokağa çıktı.
…
..
.
kendisinin resim dediğine başka kişiler yatak diyorlar, halı dediğine başkaları sandalye diyorlardı.
yatağına başka insanlar gazete diyorlar,
sandalyesine başkaları çalar saat diyorlar,
…
..
.
gri paltolu yaşlı adam insanları artık anlayamıyordu, bu okadar kötü bir şey değildi.
daha kötüsü insanlar artık onu anlayamıyorlardı.
ve bu yüzden artık hiçbir şey söyleyemiyordu, susuyordu.
peter bichsel
arthur c. clarke!
… profesör millward dar yatağında doğrulurken örtündüğü kalın kürkler yere düştü. bu defa görmediğinden emindi; ciğerlerini zorlayan dondurucu havada, geceyi yırtarak gelen ses halayankılanıyordu.
kürkleri tekrar omzuna örterek dikkatle dinled. her yer yine sessizleşmişti; doğu yönündeki duvarların pencerelerinden giren ayışığı, yüzlerce raf dolusu kitabın üzerinde geziniyordu, aşağıdaki ölü kentin üzerinde gezindiği gibi. dünya çok sakindi; kent eski günlerde bile böyle bir gecede sessiz olurdu, şimdi ise iki misli sessizdi.
…
..
.
uzaklık sesi yumuşattı, uzaklık ve londra’nın ötelerinde uzanan tepeler dizisi.
…
..
.
profesör millward kitap rafları arasında yavaşça yürüyerek kafasında oluşan plan üzerinde düşündü. yirmi yıl önce son helikopterin regent’s park’tan kalkışını, pervanelerinin kesintisiz yağan kar altında dönüşünü seyretmişti.
…
..
.
tüm dalgaları alabilen radyo hala masanın üzerinde duruyordu; yere saçılmış boş konserve kutuları tüm umutları sönünceye dek burada geçirdiği yalnız saatleri sessizce anımsatıyordu. yine aynı bunalımı yaşamasının gerekip gerekmediğini merak etti.
profesör millward, radyolar hakkındaki kısıtlı bilgisini öğrendiği “amatörler için radyo el kitabı”nın üzerindeki karı temizledi.
…
..
.
radyonun imalatçısına hak ettiği teşekkür mektubunu hiç gönderemeyecek olması üzücüydü.
…
..
.
profesör milliward’ın şaşırtıcı hatta uğursuz bulduğu garip sürtünme benzeri tonlar vardı bu seste.
…
..
.
geceleri sık sık uyanıyor, dağların denize kaydığını duyduğunu hayal ediyordu.
…
..
.
en derin not: clarke’ın fotoğrafına gelince başkaları da vardı aslında bu öyküsüne iliştirmek için ama
o gömlek, şort o arkadaki kitaplık yok mu…….
enginar-saati
“Bir Famanın duvar saati vardı ve her sabah onu özenle kurardı. Bunu gören
Cronopio gülmeye başladı, evine dönüp enginar-saati ya da cynara icat
etti – her iki türlü de söylenebilir.
Cronopionun enginar-saati, duvarda bir deliğe sapından tutturulmuş çok iri
cins bir enginardır. Enginarın sayısız yaprağı hem şimdiki saati, hem de aynı
zamanda bütün saatleri gösterir, öyle ki saatin kaç olduğunu öğrenmesi için
Cronopionun yapraklardan birini koparması yeterli olur. Soldan sağa doğru
kopardığından, yaprak hep doğru zamanı gösterir ve her gün yeni bir yaprak
dizisini koparır. Tam ortasına geldiğinde zamanı ölçmek artık olanaksızdır ve
merkezdeki sonsuz mor gülde uçsuz bir mutluluğu keşfeder Cronopio. Daha sonra
onu sirkeli sosla yer ve deliğe başka bir saat yerleştirir.”
Julio Cortazar- duvar saatleri